DİNSİZ İDEOLOJİLERİN ORTAK KÖKENİ
FAŞİST, IRKÇI, KOMÜNİST İDEOLOJİLERİN ORTAK ÇIKIŞ NOKTASI, İNSANLARI "ÇATIŞAN HAYVAN" OLARAK TARİF EDEN  EVRİM TEORİSİDİR

Bazı tarih yorumcuları, 20. yüzyılda tüm dünyaya ölüm, yıkım ve dehşet yaşatan savaşların, devrimlerin ve rejimlerin temel nedeni olarak, bu dönemlerde iktidarda olan Lenin, Stalin, Mao, Hitler, Mussolini gibi komünist ve faşist diktatörlerin kişisel dengesizliklerini gösterirler. Bu nasıl bir tesadüftür ki, Avrupa'dan Asya'ya dünyanın büyük bir bölümü bir anda ruhi açıdan dengesiz insanların eline düşmüştür?

Bu diktatörlerin ve ideolojilerinin aynı kaynaktan beslendikleri, her birine vahşet ve acımasızlığın aynı kaynak tarafından meşru ve tek yol olarak gösterildiği son derece açık bir gerçektir. Kısacası bu kişilerin arkasında başka bir suçlu vardır. Bu dengesiz ve insanlıktan uzak liderlerin peşlerinden milyonları sürükleyerek onlara suç işlettirebilmelerinin nedeni, materyalist felsefenin ve Darwinizm'in onlara verdiği göstermelik sözde "bilimsel" güç ve destektir.

CHARLES DARWIN

Darwin, 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni isimli kitabında, doğadaki canlıların arasında kıyasıya bir yaşam mücadelesi olduğunu öne sürmüş ve bu mücadelede üstün gelenlerin hayatta kalacaklarını iddia etmişti. Daha sonra yayınladığı İnsanın Kökeni isimli kitabında ise daha da ileri giden Darwin, bu kıyasıya yaşam mücadelesinin insan toplulukları için de geçerli olduğunu öne sürdü. Darwin'e göre, bazı ırklar gelişimlerini henüz tamamlamamış olan "aşağı ırklar"dı ve üstün olan ırklar, aşağı olanları yaşam mücadelesinde yok edecekler ve böylece insanların evrimleşmesini sağlayacaklardı. Darwinizm'in "doğanın bir mücadele ve çatışma yeri olduğu" iddiası toplumlara ve insanlara uygulandığında Hitler'in üstün ırkı oluşturma saplantısı, Marx'ın "insanlık tarihi sınıf çatışmalarının tarihidir" iddiası, kapitalizmin "güçlülerin zayıfların üzerine basarak daha da güçlenmelerini" öngörmesi, üçüncü dünya ülkelerinin İngiltere gibi emperyalist ülkeler tarafından sömürülmeleri, insanlık dışı muamelelere maruz kalmaları, zencilerin hala ırkçı saldırılar ve ayrımcılıkla yüzyüze olması meşruiyet kazanmış oluyordu.

İşte Darwin'in bütün bu insanlık dışı uygulamalara bilimsel dayanak sağlayan sözlerinden bir tanesi:"Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek kadar yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecek ve onların yerine geçecektir. Öte yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.

Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır. Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York, A L. Burt Co., 1874, s. 178

Darwin, İnsanın Türeyişi isimli kitabının bir bölümünde de aşağı ırkların yok olmaları gerektiğini ve gelişmiş insanların onları yaşatmak ve korumak için çalışmalarının gereksiz olduğunu iddia etmiş ve bu durumu damızlık hayvan yetiştiricileri ile karşılaştırmıştı:Yabanıl insanların vücutça ve kafaca zayıf olanları eleniverir; ve sağ kalanlar, çoğunlukla, gerçekten sağlıklı kimselerdir. Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekalılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız, her hastayı yaşatmak için en son ana dek bütün ustalıklarını gösterir… Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse bunun insan ırkına büyük bir zarar vereceğinden kuşku duymaz. -Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, s. 171

Darwin'in Türk Milleti hakkında da asılsız yorumları vardır. Darwin, doğal seleksiyonun "geri ırkları" eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürmüş ve sonra da Türk Milleti'nin "aşağı bir ırk" olduğunu söylemiştir:Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor.
Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum. - Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol.I, 1888. New York D. Appleton and Company, s.285-286

Darwinizm, birçok insanın sandığı gibi sadece canlılığın kökenine dair bir açıklama getirmek ile uğraşan ve sadece bilimin ilgi alanına giren bir teori değildir. Darwinizm, bilimsel olarak geçersizliği kesin olarak ispatlanmış olmasına rağmen, komünizm ve faşizm gibi bazı ideolojilere destek sağladığı için ısrarla, "bilime rağmen" savunulan bir teoridir. Çünkü Darwinizm, 19. yüzyıldan önce toplumlar tarafından kesinlikle kabul görmeyen, acımasızlık, merhametsizlik veya hurafe olarak nitelendirilen birçok fikri, 19. yüzyıldan sonra bilimsel bir gerçek, reddedilemez bir doğa kanunu olarak toplumlara kabul ettirmiştir.

KOMÜNİZMİN FİKİR BABALARI  MARX VE ENGELS'İN DARWIN HAYRANLIĞI

Komünizmin kurucularından olan Karl Marx ve Friedrich Engels'in en belirgin özelliklerinden biri dine büyük bir düşmanlık beslemeleriydi. Her ikisi de koyu birer ateist olan Marx ve Engels, dini inançların yok edilmesini komünizm açısından zorunlu görüyorlardı.

Ancak Marx'ın ve Engels'in önemli bir eksikleri vardı; daha geniş bir kitleyi etkileri altına alabilmek için ideolojilerine bilimsel bir görünüm vermeleri gerekiyordu. İşte 20. yüzyılda yaşanan acılara, kaosa, toplu kıyımlara, kardeşi kardeşe kırdıran eylemlere ve bölücülüğe imza atan tehlikeli ittifak bu noktada ortaya çıktı. Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabıyla evrim teorisini ortaya attı. Ne ilginçtir ki, kitabında öne sürdüğü temel iddialar Marx ve Engels'in aradıkları açıklamalardı. Darwin, canlıların "yaşam mücadelesi" sonucunda, yani "diyalektik bir çatışma"yla ortaya çıktıklarını iddia ediyordu. Dahası, yaratılışı inkar ederek dini inançları reddediyordu. Bu, Marx ve Engels için bulunmaz bir fırsattı.

Darwinizm, komünizm için o kadar büyük bir önem taşıyordu ki, Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a şöyle yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem".- Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology and the Social Scene, Philadelphia; the University of Pennsylvania Press, 1959, s.527

Marx ise 19 Aralık 1860 tarihinde Engels'e yazdığı cevabında şöyle diyordu:
"Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur." -Marx ve Engels, Mektuplar, s. 426Marx, bir başka sosyalist dostu Lasalle'a 16 Ocak 1861'de yazdığı mektupta ise, "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor."- (MARXISM IN OUR TIME, by Leon Trotsky, Coyoacan, D.F., Mexico., April 18, 1939.,http://www.marxist.com/science/marxismanddarwinism.html) diyerek, evrim teorisinin komünizm için önemini açıklıyordu.

Marx, Darwin'e olan sempatisini ise en önemli eseri olan Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek göstermişti. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şöyle yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan". - Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology, and the Social Scene (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1959), ss. 85-87

Engels de, Darwin'e olan hayranlığını farklı bir yerde şöyle ifade ediyordu: "Tabiat metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlemektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Charles Darwin'in adı anılmalıdır."- Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm-Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, 1990, s.85
Görüldüğü gibi Darwinizm ve Marksizm yani komünizm arasındaki bağlantı hiçbir şüpheye yer vermeyecek derecede açıktır.

DARWINİST- MATERYALİST DİKTATÖR: LENİN

John N. Moore, komünizmin kurucularından Marx ve Engels'in fikirlerini Rusya üzerinde tatbik eden Sovyet liderlerin evrime olan bağlılıklarını şöyle dile getirmektedir:SSCB'nin liderlerinin düşüncelerinin kökleri çok derin evrimci bir bakış açısına dayanmaktadır.- John N. Moore, The Impact of Evolution on the Social Sciences, Impact No. 52, www.icr.org/pubs/imp/imp-52.html
Bu tespitin doğruluğunu komünist diktatörlerden Lenin örneğini ele alarak görelim.

Marx'ın hayal ettiği komünist devrim projesini hayata geçiren kişi, Lenin'di. Rusya'daki komünist Bolşevik hareketinin lideri olan Lenin, ülkedeki Çar rejimini yıkarak Ekim 1917'de iktidarı silah zoruyla ele geçirmişti.
Lenin de diğer komünist liderler gibi Darwin'in teorisinin, savunduğu diyalektik materyalist felsefenin temel dayanağı olduğunu sık sık vurguluyordu. Bir sözünde Darwinizm'e bakış açısını şöyle ifade etmişti:Darwin, hayvan ve bitki türlerinin birbirleriyle ilgisi olmadığı, Allah tarafından yaratıldıkları ve bu yüzden değişmez oldukları inancına son vermiştir. - http://www.fixedearth.com/hlsm.html

Lenin başka bir sözünde de ise komünizm ve evrim arasındaki güçlü bağlantıyı şöyle vurguluyordu:"Marx'ın teorisinin tümü, evrim teorisinin, en tutarlı, en tam, en düşünülmüş ve özlü biçimiyle çağdaş kapitalizme uygulanmasıdır. Marx'ın açıklamalarının büyük değeri, burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak, ve komünizmi, kapitalizmden itibaren gelişen bir şey olarak düşünmektir."- Viladimir I. Lenin, Devlet ve İhtilal, Marksist Devlet Öğretisi ve Proleteryanın Devrimdeki Görevleri 1
Darwinizm'in etkisindeki Lenin, Stalin gibi Bolşevikler, insanı bir hayvan türü olarak gördükleri ve bir madde yığını saydıkları için, insan hayatına herhangi bir değer vermiyorlardı. Onlara göre, devrimin başarısı için, milyonlarca insan kolayca feda edilebilirdi. The Unknown Lenin kitabının yazarı tarihçi Richard Pipes, Lenin'in insana hiç değer vermediğini şöyle anlatıyordu:
"Lenin, insanlığın geneli için küçümseme dışında hisler beslemiyordu:Mektuplar, Gorki'nin öne sürdüğü, insanların Lenin için 'neredeyse hiçbir anlamı' olmadığı ve onun işçi sınıfına bir metal işçisinin demir cevherine davrandığı gibi davrandığı iddiasını doğruluyor." - Richard Pipes, The Unknown Lenin: From the Secret Archive, s. 10

Lenin'in icraatlarına baktığımızda da, insanları bir hayvan türü olarak kabul eden materyalist-Darwinist felsefenin etkisini çok açık olarak görürüz. Buna belirgin bir örnek olarak Lenin, hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği şartlı refleks deneyleriyle ünlenen Rus bilim adamı Pavlov'la özel olarak görüşmüş ve Pavlov'un yöntemlerini Rus toplumu üzerinde uygulamak için girişimde bile bulunmuştu.

Lenin'in iktidarı ilk günden itibaren kanlı oldu. Onun emirleri sonucunda, on binlerce insan hiçbir yargılama olmaksızın kurşuna dizildi. Sonuçta, 1918-1922 yılları arasında Bolşevik rejime karşı ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylü katledildi.

Bütün bunların yanısıra Lenin zamanında tüm Rusya'da 5 milyon insanın ölümüne neden olan bir kıtlık yaşandı. Çünkü komünistler sadece kendi yetiştirdikleri ürünlerle (tahıl veya pirinçle) beslenen köylülerin elinden tüm mahsullerini zorla topladılar. İnsanlar yiyecek hiçbir şey kalmadığında kedileri, köpekleri, ağaç kabuklarını, böcekleri yemeye başladılar. En sonunda halk arasında, kıtlığın en korkunç boyutu olan yamyamlık ortaya çıktı.
Lenin'in bu açlık politikası ile asıl olarak hedeflediği insan psikolojisi üzerinde tahribat oluşturmak ve bu yolla insanların Allah'a olan inançlarını yok etmek ve kiliseye karşı bir hareket başlatmaktı.

Komünist vahşetin ilk büyük örneğini sergileyen Lenin'in sonu ise oldukça anlamlıydı. 1922 yılında yakalandığı hastalık Lenin'i yavaş yavaş felç etmeye başladı. 1923 yılının çoğunu tekerlekli sandalyede ve büyük acılar veren baş ağrılarıyla boğuşarak geçirdi. Hayatının son aylarında, Lenin'i görenler dehşete kapılıyorlardı; çünkü yüzü korkunç bir ifadeye bürünmüştü ve yarı deli durumdaydı. 21 Ocak 1924'te bir beyin kanaması sonucunda öldü.

DARWIN'İ OKUYARAK ZALİMLEŞEN DİKTATÖR: STALİN

Lenin'in 1924'de ölümünün ardından, Komünist Parti'nin başına dünyanın en kanlı diktatörü sayılan Stalin geçti. Stalin 30 yıl süren iktidarı boyunca, adeta komünizmin ne denli acımasız bir sistem olduğunu ispatlamaya çalışacaktı.
Stalin'in ilk önemli icraatı, Rusya nüfusunun yüzde 80'ini oluşturan köylülerin tarlalarına devlet adına el koymak oldu. Yiyecek hiçbir şey bulamayan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlı açlıktan kıvranarak yaşamını yitirdi.

Stalin, bu gibi kanlı politikaları sonucunda yaklaşık 20 milyon insanı katletti. Tarihçilerin bildirdiğine göre, Stalin bu vahşetten özel bir zevk duyuyordu. Kremlin'deki çalışma masasına oturup, toplama kamplarında öldürülen ya da idam edilen insanların sayılarını içeren listeleri incelemekten büyük keyif alıyordu.

Stalin, komünizme direnen diğer pek çok halkı da sürgüne göndererek katletti. Başta Kırım Türkler'i olmak üzere, Sovyetler Birliği içindeki pek çok azınlık ölüm tarlalarına gönderildiler. Sadece yolda ölenlerin sayısı yüz binleri bulmaktadır. Sürgünlerin yanında kullanılan bir diğer kitle katliam yöntemi ise gulag denilen çalışma kamplarıydı. Sibirya gibi öldürücü şartların hakim olduğu bölgelerde kurulan kamplara milyonlarca insan gönderildi. 1928 ve 1953 yılları arasında gulaglara toplam 30 milyonun üzerinde insanın gönderildiği hesaplanmaktadır. Bunların üçte ikisinden fazlası, yani en az 20 milyon insan bu kamplarda hayatını yitirdi.

Stalin'i bu denli acımasız bir katil haline getiren etken, kişisel psikolojik durumunun yanısıra, inandığı materyalist felsefeydi. Bu felsefenin en temel dayanağı ise, Darwin'in evrim teorisiydi. Stalin, Darwin'in fikirlerine verdiği önemi şöyle açıklıyordu:Genç nesillere… üç şeyi öğretmeliyiz: Dünyanın yaşını, jeolojik orijinini ve Darwin'in öğretilerini.- Kent Hovind, The False Religion of Evolution, http://www.hsv.tis.net/….ke4vol/evolve/ndxng.html (Bu kitap sadece internette yayınlanmıştır.)

Stalin henüz hayatteyken yayınlanan Stalin'in Hayatındaki Dönüm Noktaları isimli kitapta, Stalin'in nasıl ateist olduğu yakın bir çocukluk arkadaşı tarafından şöyle anlatılıyordu: Çok erken yaşlarda, henüz Hıristiyan kilisesinde bir öğrenci iken yoldaş Stalin eleştirel bir mantık ve devrimci bir duygu geliştirdi. Darwin'i okumaya başladı ve bir ateist oldu. --E. Yaroslavsky, Landmarks in the Life of Stalin, Moscow: Foreign Languages Publishing house, 1940, s. 8.; Paul G. Humber, Stalin's Brutal Faith, Vital articles on Science/Creation ekim 1987, İmpact No. 172

Stalin'in gençlik arkadaşı G. Glurdjidze ise, Stalin'in artık Allah'a inanmadığını ve bunun nedeni olarak da kendisine Darwin'in kitabını gösterdiğini, okuması için kendisine de baskı yaptığını aktarır. - E. Yaroslavsky, Landmarks in the Life of Stalin, ss. 8-12

Stalin'in evrim teorisine körü körüne bağlılığının önemli bir göstergesi ise, yönetime geldiği dönemde Sovyet eğitim sisteminin Mendel'in genetik kanunlarını reddetmesiydi. 20. yüzyılın başından itibaren bütün bilim dünyası tarafından kabul edilen bu kanunlar, Lamarck'ın ortaya attığı "kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması" iddiasını geçersiz kılıyordu. Bunun evrim teorisine karşı büyük bir darbe ve aynı zamanda büyük bir tehlike olduğunu gören Lysenko adlı Rus bilimadamı, düşüncelerini Stalin'e açtı. Lysenko'nun fikirlerinden etkilenen Stalin onu resmi bilim kurumlarının en başına getirdi ve evrime darbe vuran genetik bilimi, Stalin'in ölümüne kadar Sovyetler Birliği'nin hiçbir bilim kurumunda ya da okulunda kabul görmedi.
Darwinist fikirlerle yola çıkan Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği, bir anda milyonlarca insan için, hayatının her an tehlikede olduğu, hiçbir suçu olmadığı halde her an alınıp götürülebileceği, görülmemiş eziyetler görebileceği bir kaos ortamına döndü.

DARWIN'İN VE MARX'IN ÇİN ELÇİSİ: MAO TSE TUNG

18. yüzyılın sonlarına dek Batı kültüründen uzak ve kendi içine kapalı bir toplum olan Çin'de hayat, 19. yüzyılda ülkeye İngiliz tüccarların gelmesiyle birlikte önemli ölçüde değişmeye başladı. Bu dönemden sonra Çin'in önemli kentleri İngiliz etkisi altına girdi.

Bir süre sonra ise 19. yüzyıl Avrupası'na hakim olan materyalist ve Darwinist fikirler, Çinli aydınlar arasında hızla yayılmaya başladı. Darwinizm'in etkisindeki Çin'de, önce "Kuomintang" partisi altında örgütlenen faşist eğilimli Çin milliyetçiliği, ardından da Çin komünizmi doğdu. Kanadalı Darwinist filozof Michael Ruse New Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde, bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:Batıda evrim teorisi dini ve entelektüel bir engel ile karşılaşmıştı. Ancak Çin'de böyle olmadı ve Darwinizm bir kerede köklendi. Aslında, bazı açılardan Darwin neredeyse bir Çinli gibi kabul ediliyordu! Taoist ve Neo-Konfüçyüsçü düşünce her zaman insanların "eşyalığını" vurgulamıştır. Varlığımızın hayvanlarınkiyle aynı olması fikri onlar için büyük bir şok olmadı... Bugün resmi felsefe (bir çeşit) Marxizm-Leninizm'dir. Fakat, Darwinizm'in seküler (din dışı) materyalist yaklaşımı (şimdi yaygın olan felsefe anlamında) olmadan, taban Mao'ya ve onun devrimcilerine bağlanamazdı.- - Michael Ruse, The Long March of Darwin, New Scientist, 103 (16 Ağustos 1984): 35; Henry M. Morris, The Long war Against God, s.85-86

Michael Ruse'un yukarıda ifade ettiği gibi, Darwinist anlayışın köklü olarak yerleşmesiyle Çin, komünizmi çok kolay benimsedi. Darwinizm Çin'de materyalist, çatışmacı ve devrimci bir kültür meydana getirdi. Bu da Maoizm'in iktidara gelmesindeki en büyük etken oldu.Mao, çevresindeki kişilerden Darwinist ve komünist eğitim alarak yetişti. Darwinizm'in Mao üzerindeki etkisini Mao'nun icraatlarında açıkça görmek mümkündür.

Örneğin Mao'nun Çin'in tarımsal ve endüstriyel üretimini katlamak sloganıyla başlattığı Büyük Atılım, tam bir faciaydı. Büyük Atılım, tüm Çin'in tarımsal ve endüstriyel üretimini katlamak sloganıyla başlatılmıştı. İşçilerin çalışma saatleri artırıldı ve makineler hiç durmayacak şekilde çalıştırılmaya başlandı. Ama tamir ve bakım için bile durdurulmasına izin verilmeyen makineler kısa süre sonra bozulmaya ve devre dışı kalmaya başladılar. Büyük Atılım projesi dahilinde tarıma da müdahele edildi ve kısa zamanda büyük bir kıtlık ortaya çıktı. Bazı bölgelerde halk açlıktan ölürken, tahıl ve pirinçler büyük ambarlarda saklanıyor, sonra da ihraç için merkezlere gönderiliyordu.

Nitekim Büyük Atılım sonucunda 30 ila 45 milyon Çinli kıtlık nedeniyle yaşamını yitirdi. Komünizm hakkında en ufak bir olumsuz tavrı görülen on binlerce insan "sınıf düşmanı" ilan edilip tutuklandı, işkenceye uğradı, Çin'in korkunç cezaevlerinde hayvan muamelesi gördü ve sonunda idam edildi.
Büyük Atılım projesi, aslında bir tür doğal seleksiyon denemesiydi. Mao, Çin toplumunu olabilecek en ağır şartlara zorluyor, bu yolla zayıfları ve komünizme karşı olanları eliyordu. Bir yandan da açlık yoluyla köylülerin beyinlerini yıkamaya, onları kendisine ve komünist düzene bağımlı hale getirmeye çalışıyordu.

Bu hareketin fikri temeli ise Darwinizm'di.Nitekim Mao, kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını, "Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır"( K. Mehnert, Kampf um Mao's Erbe, Deutsche Verlags-Anstalt, 1977) diyerek açıkça belirtmişti.
Mao ve Maocu komünistler, Darwinizm'in öngördüğü gibi bir hayvan sürüsü olarak gördükleri halkın çektiği acılardan hiçbir şekilde etkilenmemiş, bunu doğanın makul ve normal bir işleyişi olarak görmüşlerdir.

Mao'nun, komünizme muhalif olarak gördüğü kimseleri Darwinist önyargıyla "hayvan" olarak kabul edişi, Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve'in Çin ve Charles Darwin adlı kitabında da vurgulanır. Pusey kitabında "Mao'nun fikirlerinin, Darwinist ironi ve çelişkilerin güçlü bir karması olduğunu"( James Reeve Pusey, China and Charles Darwin, s. 456) belirtmektedir.

KAMBOÇYA'DAKİ ÖLÜM TARLALARININ MİMARI: POL POT

Pol Pot Maocu bir komünisttir. Kızıl Khmer adlı örgütü kurdu. 1975 yılında iktidara gelen Pol Pot, Kamboçya'da, en az Stalin ve Mao kadar totaliter ve zalim bir rejim kurdu. Kızıl Khmer rejimi, komünist vahşetin doruk noktası oldu.
Parti, halkın ülkesi için yapması gereken tek "komünist görev"in pirinç tarlalarında ölesiye çalışmak olduğuna karar verdi ve tüm Kamboçya nüfusunu tarlalarda çalıştırmaya başladı.

Şehirlerde yaşayan on binlerce insan -devlet adamları, bürokratlar, öğretmenler, aydınlar- köylere sürüldü ve oluşturulan kolektif çiftliklerde çok ağır şartlarda çalıştırıldı. Çalışma saatlerinde dinlenmek, toplanan ürünlerden bir parça olsun yemek veya herhangi bir dini ibadet "devrime isyan" sayıldı ve bu bahanelerle her dakika insan öldürülmeye başlandı.

1975-79 yılları arasında, Pol Pot yönetimi sırasında 7 milyon nüfusa sahip Kamboçya'da 2 milyon insan katledildi. Tamamen komünist bir devlet kurma idealinde olan Pol Pot'un katliamları, nüfusa oranla düşünüldüğünde, Hitler ve Stalin'in katliamlarından çok daha büyüktü. Pol Pot'un asıl olarak hedef alıp öldürttüğü kitle doktorlar, mühendisler, bilimadamları, öğretmenler, kısacası ülkenin aydınları idi. İnsan öldürmek için her şey bahane olarak kullanılıyordu. Örneğin "gözlük takan herkesin öldürülmesi" emri verilmişti. Bu insanlık dışı cinayetlerin sonucunda Kamboçya'da yıllarca ortadan kaldırılamayan "ölüm tarlaları" oluştu.

Kızıl Khmer subaylarının katliamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları mantık ise şu sözlerinde özetleniyordu: "Sizi yaşatmak hiçbir şey kazandırmaz. Kaybetmek ise bize hiçbir kayıp getirmez." Gerillalar kendilerince gereksiz ve zararlı gördükleri, hatta böyle olduklarından şüphelendikleri herkesi öldürdüler. Kamboçya'daki her aileden en az bir kişi bu katliamlarda hayatını kaybetti.

İnsan hayatını hiçe sayan Pol Pot, aile kavramını da radikal sosyalizm hedeflerinin önünde bir engel olarak görüyordu. Aileleri birbirlerinden ayırarak ve insanları komün yerlerinde yaşamaya zorlayarak, aile kavramını ortadan kaldırmaya çalıştı.( Robert Templer, Pol Pot's legacy of Horror, The Age, 18 Nisan 1998, http://dithpran.org/PolPotegacy.htm)


HİTLER'İN SAPLANTILARININ KÖKENİ DARWİNİZM'İN ÖĞRETİLERİNE DAYANIR

Nazizm, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Almanya'nın karmaşası içinde doğdu. Nazi Partisi'nin lideri, hırslı ve saldırgan bir kişiliğe sahip olan Adolf Hitler'di. 30 Ocak 1933 günü başbakan olan Hitler'in dünya görüşünün temelini ise ırkçılık oluşturuyordu. Hitler Alman milletinin asli unsurunu oluşturan ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna ve onları yönetmesi gerektiğine inanmıştı.
Hitler'in sözde "üstün ırkın egemenliği" için başlattığı II. Dünya Savaşı'nın bilançosu çok ağır oldu. 50 milyondan fazla insan öldü, bunların çoğu sivildi. Maddi kayıp olağanüstü rakamları buldu. Nazileri bu facia için harekete geçiren en büyük etken ise, sahip oldukları "üstün ırk" iddiasıydı. Bu iddianın kökeni de, Darwin'in evrim teorisiydi.

Hitler'in en önemli fikri dayanağı, ırkçı Alman tarihçi Heinrich von Treitschke idi. Treitschke, Darwin'in evrim teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini de Darwinizm'e dayandırmıştı. "Uluslar ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler" diyordu ve bunun da sürekli ve kaçınılmaz savaş demek olacağını belirtiyordu. Ona göre "kılıç ile fetih, uygarlığın barbarlığa, aklın bilgisizliğe üstünlük sağlamasının bir yolu" idi…( Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, s.446; Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara:Bilim ve Sanat Yayınları, 1993, ss.62)

Hitler de teorilerini geliştirirken, Treitschke gibi, Darwinizm'den, özellikle Darwin'in "yaşam mücadelesi" fikrinden ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam'ın adını, bu yaşam mücadelesi fikrinden esinlenerek belirlemişti. Hitler de aynı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu: "Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz". (Carl Cohen, Communim, Fascism and Democracy, New York: Random House Publishing, 1967, ss.408-409)
Hitler, 1933 yılında, Nürnberg toplantısında "yüksek ırkın aşağı ırkları idare ettiğini, bunun tabiatta görülen bir hak olduğunu ve tek mantıklı gerçek olduğunu" ileri sürdü.( - www.trueorigin.org/holocaust.html)

İnsanların gelişmiş hayvanlar olduğuna inanan Hitler, doğal kuvvetlerin ve şansın, kısacası tesadüflerin evrimi kontrol etmesine izin vermek yerine, insan ırkını geliştirmek için, idareyi kendi ellerinde tutmaları gerektiğine de inanıyordu. Ve Nazi hareketinin nihai hedefi de buydu. Bu hedefe ulaşmak için ilk adım, aşağı ırkları, üstün ırk olduğuna inandıkları Aryan ırkından ayırmak, izole etmekti.İşte Naziler bu noktada, Darwinizm'i uygulamaya geçirdiler ve kendilerine yine Darwinizm'den kaynaklanan "öjeni teorisi"ni örnek aldılar. Toplumdaki hasta, yaşlı ve sakat insanlar Hitler'in emriyle önce izole edildiler sonra öldürüldüler.

Hitler masum insanlara yönelik cinayetlerle ve acımasız uygulamalarla Alman ırkının sözde evrimini hızlandırmaya çalışıyordu. Tarihçi Hickman Hitler'in Darwinizm'den etkilenerek bu katliamları gerçekleştirdiğini şöyle açıklamıştır:
Hitler katı bir evrimciydi. Psikozunun derinlikleri ne olursa olsun Mein Kampf kitabı bir dizi evrim fikrini sergiler, özellikle de en uygunların yaşam savaşı ve daha iyi bir toplum için zayıfların katledilmesi fikirlerine yer verir. (-Hickman, R., Biocreation, Science Press, Worthington, OH, pp. 51-52, 1983; Jerry Bergman, "Darwinism and the Nazi Race Holocaust", Creation Ex Nihilo Technical Journal 13 (2): 101-111, 1999 )

DARWINİZM'E BAĞLI FAŞİST LİDER: MUSSOLİNİ

Hitler gibi Mussolini de Darwinizm'e bağlı faşist bir diktatördü. Mussolini"nin tüm eylem ve söylemleri, Darwinist mücadelenin bir yansıması ve uygulamasıydı. Faşist felsefeye göre toplumlar ancak savaşarak gelişebilir. Bu nedenle "militarizm" yani "savaşçılık" faşizmin en belirgin özelliğidir. Hatta faşist yönetimler, bu savaşçı ruhu körüklemek için üniformalı, gösterişli geçit törenleri hazırlamak gibi yöntemlerle halkı etkilemeye çalışırlar. Mussolini'ni de sık sık barışa karşı olduğunu, insanların gelişmesi için savaşın gerektiğini ileri sürmüştür: "Faşizm devamlı barışın zararlı olduğuna inanmıştır. İnsan gücünü en yüksek düzeyine çıkaran etken savaştır."( Veyis Ersöz, Sosyalizm, Komünizm, Faşizm ve Şeriat Nedir?, Uysal Kitabevi, 4. Baskı, syf.96 (İfadeler güncel Türkçe'ye çevrilmiştir)

Mussolini, barışa karşı olduğunu bir başka konuşmasında şöyle ifade etmiştir:
"Faşizm bütün dünyanın birbirleriyle kucaklaşmasını reddeder." (Veyis Ersöz, Sosyalizm, Komünizm, Faşizm ve Şeriat Nedir?, Uysal Kitabevi, 4. Baskı, syf.100)

Faşizmin olmazsa olmaz sartlarından biri de diğer ülkelerin topraklarını ele geçirerek yayılma siyasetidir. Bu işgalci siyasetin altında yatan ana sebep ise ırkçılık ve Darwinizm'in bir mirası olan "ırklar arası yaşam mücadelesi" kavramıdır. Faşistler millet olarak gelişebilmeleri için daha zayıf olan diğer milletleri istila etmeleri ve onları yenerek büyümeleri gerektiğine inanırlar.
Bu ideoloji uğruna Mussolini hem kendi halkına hem de işgal ettiği ülkelerin insanlarına büyük acılar yaşatmışttı. "Roma İmparatorluğunu diriltmek" hayalleri içinde 1935 yılında Etiyopya'yı işgal ederek 1941 yılına kadar 15 bin insanı acımasızca katlettirdi. İşgale karşı direnmeye çalışan sivillerin tereddütsüz kurşuna dizilmesi emrini verdi, dahası sivil halka karşı zehirli gaz kullanarak feci katliamlar yürüttü. Etiyopya işgalini, Darwinizm'in ırkçı görüşleriyle destekleyerek makul göstermekten de geri kalmadı. Mussolini'ye göre Etiyopyalılar siyah ırktan oldukları için aşağıydılar ve İtalyanlar gibi üstün bir ırk tarafından yönetilmek onlar için bir şeref olmalıydı.

Diğer yandan 3 Ekim 1911 yılında, İtalya'nın Libya'yı işgal etmesiyle başlayan ve Müslümanlara karşı yapılan zulmü devam ettirdi, hatta Müslümanlara yönelik saldırıları daha da artırdı. İşgal ancak Mussolini'nin ölümü ile 10 Şubat 1947 yılında yapılan bir anlaşma ile sona erdi. Bu süre içinde 1,5 milyon Müslüman şehit oldu, yüzbinlercesi de yaralandı.
M

ussolini'nin zalimliklerinde de açıkça görüldüğü gibi faşizmde güçlüler ve zalimler haklı ve üstündürler. Başarının ve gelişmenin tek yolu ise kaba kuvvet, şiddet ve savaştır. Bu yönleri ile faşizm, Darwin'in "Güçlü olan yaşar, zayıflar ölür, yaşamak için kıyasıya mücadele gerekir" iddialarının bir uygulamasıdır ve bu nedenle yirminci yüzyılda onmilyonlarca insanın ölmesine veya eziyet içinde yaşamasına neden olmuştur.Mussolini'nin Darwinizm'e olan ideolojik bağlılığı, bir dönem editörlüğünü yaptığı La Lotta di Classe (Sınıf Çatışması) adlı haftalık komünist dergide sergileniyordu. La Lotta di Classe'nin ilk sayısının kapağında Marx ve Darwin'in büyük birer resmi yer alıyordu. Giriş yazısını kaleme alan Mussolini, bu iki materyalist ideologtan, "geçmiş yüzyılın en büyük iki düşünürü" diye söz etmiş, Darwin'in teorisine büyük övgüler yazmıştı. (Mussolini, Dennis Mack Smith, s.17-18)


KOMÜNİZM-DARWINİZM İLİŞKİSİ HAKKINDA YORUMLAR

Lenin tarafından "tüm uluslararası Marxizm literatürüne en hakim kişi" olarak tanımlanan, Rus komünizminin öncüsü Georgi Valentinovich Plekhanov:
"Marxizm, Darwinizm'in sosyal bilimlere uygulanmasıdır" (Robert M. Young, Darwinian Evolution and Human History, Radio talk given in an Open University course on Darwin to Einstein: Historical Studies on Science and Belief, 1980)
Vatikan Üniversitesi profesörlerinden tarihçi Prof. Malachi Martin, Marx ile Darwin arasındaki ilişkiyi şöyle anlatır:Charles Darwin teorisini yayınladığında, Marx bunu bir teoriden çok daha ileri gördü. Bunu, bir "manevi alem" olmadığına, sadece "maddi alem"in var olduğuna dair kendi "bilimsel" kanıtı olarak benimsedi. Darwin, Hegel'in idealizmini reddetmesinde Marx'a bir haklılık sağlıyordu... Darwin'in teorisinin sadece bir teori olduğunu... toplumsal olarak geçerlilikten uzak olabileceğini tamamen göz ardı eden Marx, Darwin'in fikirlerini kendi zamanının sosyal sınıflarına uyarladı... Darwin'in evrim teorisinde olduğu gibi, Marx, tüm maddeler gibi sosyal sınıfların da daimi bir yaşam ve egemenlik mücadelesi içinde olmaları gerektiğini düşündü. (Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 203-5)

Darwinizm ile Marxizm arasındaki güçlü bağ, çağdaş evrimciler tarafından da vurgulanır. Evrim teorisinin çağımızdaki savunucularının en ünlülerinden biri olan biyolog Douglas Futuyma, Evrim Biyolojisi adlı kitabının önsözünde şöyle yazar:"Marx'ın insanlık tarihini açıklayan materyalist teorisi ile birlikte Darwin'in evrim teorisi materyalizm zemininde büyük bir aşamaydı" (Douglas Futuyma, Evolutionary Biology, 2nd ed., Sunderland, MA: Sinauer, 1986, s. 3)
Yine çok ünlü bir evrimci olan paleontolog Stephen J. Gould ise şöyle bir yorum yapmıştır:"Darwin doğayı yorumlarken çok tutarlı bir materyalist felsefeyi uyguladı". (Alan Woods and Ted Grant. "Marxism and Darwinism", Reason in Revolt: Marxism and Modern Science, London, 1993)

FAŞİZM VE KOMÜNİZM SON YÜZYILDA DÜNYAYA SADECE SAVAŞ, ÇATIŞMA, KATLİAM VE ZULÜM GETİRDİ. DİNSİZLİĞİN BU KARANLIK TARİHİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

Sovyet diktatör Stalin döneminde pek çok insanın "Gulag" adı verilen ve tutukluların çok ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldıkları toplama kamplarına gönderildiğini ve çoğunun bu kamplardan sağ kurtulamadıklarını, 1918-1953 yılları arasında Bolşevik rejime karşı ayaklanan milyonlarca işçi ve köylünün katledildiğini…

Lenin, Trotsky ve diğer Bolşeviklerin, insanı bir hayvan türü olarak gördüklerini ve bir madde yığını saydıkları için, insan hayatına herhangi bir değer vermediklerini, devrimin başarısı için, milyonlarca insanın kolayca feda edilebileceğini söylediklerini…

Komünist Lenin'in köylülerin ellerindeki bütün mahsulü ve tohumlarını toplatarak 1921-1922 yılları arasında 29 milyon insanı açlığa terk ettiğini ve bu insanların 5 milyon tanesinin açlıktan kıvranarak öldüğünü…
Lenin'in tüm mahsüllerini topladığı köylülerin açlık nedeniyle ot, ağaç kabuğu, kemirgen, kedi, köpek yediklerini hatta bir süre sonra yamyamlık olaylarının yaşandığını, insanların kendi çocuklarıyla başkalarının çocuklarını değişerek yamyamlık yaptıklarını…

Lenin'in köylülerin mahsüllerini toplayarak, insanları bile bile kıtlığa sürüklemesinin asıl nedeninin, insan psikolojisi üzerinde tahribat oluşturarak bu yolla insanların Allah'a olan inançlarını yok etmek ve dine karşı bir hareket başlatmak olduğunu…

Stalin tarafından, köylülerin ürünlerine zorla el koyan "zoralım birliklerinin" kurulduğunu, bunun sonucunda 6 milyon insanın kıtlık sonucunda kıvranarak öldüğünü, bu sırada diğer ülkelerin bu zulümden haberdar olmasını engellemek için yurtdışına yüz binlerce ton tahıl ihraç edildiğini…
Stalin döneminde pazarda tohum satmanın, tarlada işçi çalıştırmanın hatta iki semaver sahibi olmanın büyük suç olduğunu, köylülerin kendi ürettikleri ürünleri pazarda sattıkları için "ticarete başladıkları" gerekçesiyle tutuklandıklarını…

Stalin döneminde 6 milyon erkek, kadın, yaşlı, çocuk ve bebeğin ölümüne neden olan kıtlığın, Sovyet topraklarında yeterince tahıl yetişmediği için değil, komünist partinin emelleri öyle gerektirdiği için gerçekleşen bir kıtlık olduğunu, yani tamamen "insan eliyle yapılmış bir kıtlık", bir kitle katliamı olduğunu…
Stalin'in, komünizme direnen Ukraynalılar'ı kıtlık yoluyla öldürürken, diğer pek çok halkı da sürgüne göndererek katlettiğini, "sürgün" adı altında yapılan bu uygulamaların, milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu…

Küba'da komünist devrimden sonra 10 bin kişinin idam edildiğini, 30 bini aşkın insanın ise insanlık dışı koşullara sahip cezaevlerine kapatıldığını...
Kızıl Ordunun Afganistan'ı işgalinden sonra Müslümanlara karşı en alçakça yöntemleri kullandığını; Afgan çocuklarının oyuncak sanarak ellerine almalarını sağlamak için "oyuncak şekilli mayınlar" yaptıklarını, yakalanan mücahitlere korkunç işkenceler yapıldığını, sivil halkın tereddütsüz bombalandığını...

10 yıl süren Kızıl Ordu işgalinin sonunda Afganistan'da on binlerce ölünün, bir o kadar da sakatın geride kaldığını, bu yüzden bugün Afganistan'ın, dünyanın en çok takma kol ve bacak imal edilen ülkesi olduğunu…Darwinist-komünist bilim adamı Lysenko'nun, ekilecek tohumların eğer uzun süre soğuk suda bekletilirse soğuk hava şartlarına uygun bir yapı kazanacaklarını iddia ettiğini ve bunu denemek için tonlarca tohumun soğuk suda bekletildikten sonra Sibirya steplerine ekildiğini ve tohumların hepsinin zayi olduğunu…

Mao'nun 1949 yılında Çin'de komünist devrimle başa geçtiğini, devrimden sonraki ilk yıllarda tüm Çin'e hakim olmak ve komünist otoriteyi her bölgede kurmak için uğraştığını, bu arada binlerce kişinin tutuklandığını ve halka açık idam gösterileriyle asıldığını...

1950'lerin ortalarında Mao'nun "Büyük Atılım" adını verdiği bir projeyi uygulamaya soktuğunu, bu projenin de tıpkı Sovyetlerde olduğu gibi Çin halkına sadece büyük bir kıtlık ve işkence getirdiğini…
Komünistlerin Büyük Atılım projesinin uygulamaya konulmasından sonra Çin'de, sert bir kış yaklaşmasına rağmen ateş yakmanın yasaklandığını, binlerce tutuklaya sistemli işkencelerin yapılması ve öldürülen çocukların haşlandıktan sonra tarlalarda gübre olarak kullanılması gibi vahşet manzaralarının yaşandığını…

Mao'nun Büyük Atılım politikası sonucunda 1958-61 yılları arasında Çin genelinde yaşanan kıtlığın tarihin en büyük ve en ölümcül kıtlığı olarak kabul edildiğini, kıtlık sonucunda ölen insan sayısının 40 milyon kadar olduğunu, bu sayının o dönemdeki nüfusa göre, tüm Türkiye nüfusunun ölmesi kadar korkunç bir felaket olduğunu…

Çinli komünistlerin, evrimci fikirlerin etkisiyle bitki tohumlarının toprağa yakın ekildiklerinde tohumların arasında "sosyalist dayanışma" sağlanacağına ve bu şekilde daha fazla verim elde edileceğine inandıklarını üstelik bunu uyguladıklarını, sonuçta büyük bir üretim kaybı ve kıtlığın olduğunu…

Çinli komünistlerin kimyasal gübrelerin kullanımına son verdiklerini, çünkü tohumların gübresiz kaldıklarında, bu yeni duruma uyum gösterecek şekilde "evrimleşeceklerini" ve böylece gübre kullanmadan da aynı verimin sağlanacağı düşündüklerini, bu denemelerin tarımsal verimi büyük ölçüde düşürdüğünü…

Mao döneminde milyonlarca insanın herhangi bir somut suçu olmadığı halde, komünizme muhalif sayılarak tutuklandığını, hapsedildiğini ve bir süre sonra büyük kent meydanlarında düzenlenen idam törenleri ile öldürüldüklerini...
Mao'nun direktifleriyle 6 ila 10 milyon arasında kişinin doğrudan öldürüldüğünü, yaklaşık 20 milyon "karşı devrimci"nin de, ömürlerinin önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirdiğini… Mao döneminde tutukluların maden ocaklarında çalıştırıldıklarını, buralarda günde 300 kişinin öldüğünü, tutukluların canlı canlı gömüldüklerini ve küçük düşmelerini, maneviyatlarını yok etmeyi hedefleyen acımasız işkencelere maruz kaldıklarını…

Mao'nun, halkın komünizmi daha iyi anlaması için bir Kültür Devrimi başlattığını, daha sonrasında "komünizme aykırı" bulunan binlerce üst düzey bürokratın, üniversite hocasının, bilim adamı ve aydının tutuklandığını, korkunç işkencelerden sonra idam edildiklerini…

Çin'de Kültür Devrimi sonrasında tutuklanan bazı profesörlerin, elleri arkadan bağlı olarak çimlere atıldıklarını ve "otlanmaları", yani ağızlarıyla yerdeki çimi yolmaları için zorlandıklarını, Pekin basınının "Mao karşıtları, sokakları koşan farelerdir, öldürün onları, öldürün" şeklinde başlıklar attıklarını…
Mao'nun Kızıl Muhafızlarının sadece müzik dinlediği, evcil hayvan beslediği veya ibadet yaptığı için on binlerce insanı tutukladığını, işkenceler yaparak idam ettiklerini...

Mao'nun iktidara gelmesinden sonra Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri'ne sistemli bir soykırım uygulandığını…Çinli komünistler tarafından Uygur Türkleri'nin dini vecibelerini yerine getirmelerine izin verilmediğini, ibadet yerlerinin ve okulların kapatıldığını, bölgenin birçok yerinde din adamlarının tutuklandığını, büyük bir kısmının ise öldürüldüğünü…

Çin'in, Uygur Özerk bölgesinde hiçbir önlem almadan nükleer denemeler yaptığını, 1964 yılından bu yana 46 nükleer deneme gerçekleştirildiğini, bu nükleer denemelerin sonucunda Uygur Türkleri arasında kanser oranının olağanüstü derecede arttığını, pek çok bebeğin sakat veya ölü olarak doğduğunu…

1949-1952 yılları arasında 2.800.000, 1952-1957 yılları arasında 3.509.000, 1958-1960 yılları arasında 6.700.000, 1961-1965 yılları arasında 13.300.000 Müslüman Uygur Türkünün Çinliler tarafından çeşitli yöntemlerle öldürüldüğünü…
Müslüman Uygurlar'ın 1 taneden fazla çocuk sahibi olmalarının yasaklandığı Doğu Türkistan'da, bu yasağa uymayanların çocuklarının 9 aylık dahi olsa anne rahminde komünistler tarafından katledildiğini...

Zorunlu göç, zorunlu nüfus planlaması ve katliamlar neticesinde Uygurlu Türkler'in, Doğu Türkistan topraklarında azınlık konumuna düşürüldüklerini, 1953 yılından bu yana sürdürülen asimilasyon politikası sonucunda Uygur Özerk Bölgesi'nde %75 olan Müslüman nüfus oranının günümüzde %35'lere kadar düştüğünü...

Komünist Kızıl Khmerlerin, Kamboçya'daki pirinç tarlalarını, 1975-79 yılları arasında "ölüm tarlalarına" dönüştürdüklerini, nüfusu 9 milyon olan ülkede, yaklaşık 3 milyon kişinin, kafasına kurşun sıkılarak, kafatası baltayla parçalanarak, başından torba geçirip boğularak veya açlığa mahkum edilerek öldürüldüklerini…

Komünist yönetim tarafından Kamboçya'da da kasıtlı bir açlığın oluşturulduğunu, ülkede açlıktan ölenler varken ekilmeye elverişli toprakların yalnızca beşte birinin kullanımına izin verildiğini… Komünist Mao'nun Kültür Devrimi sırasında başgösteren "sevgiye, güzelliğe, estetiğe ve kültüre düşmanlık" eğiliminin, Kızıl Khmerler'de cinnet noktasına vardığını, insanların saçlarını taramaları, kendilerine biraz özen göstermeleri, hatta gözlük takmalarının bile "halk düşmanlığı" sayılabildiğini…

Kamboçya'daki Maocu psikopatların önceleri insanları kafalarına kurşun sıkarak öldürdüklerini sonra bunun "mermi israfı" olduğuna karar verdiklerini ve daha sonra kurbanların % 53'ünün kafasını ezerek (demir çubukla, kazma sapıyla, bazen de çapa sapıyla), % 5'inin kafasına geçirilen plastik torbayla boğulduklarını…

Kuzey Koreli özürlülerin ve cücelerin sürgüne gönderildiklerini, şehir dışındaki bu kamplarda çocuk sahibi olmaktan da yoksun bırakıldıklarını, bu insanlık dışı uygulamanın kaynağının da Darwinizm'in bir ürünü olan "öjeni" (bir insan ırkındaki hasta ve sakatların dışlanmaları, bu şekilde sağlıklı toplumların oluşması) teorisi olduğunu…

Komünist Ho Chi Minh'in yönetimi altındaki Vietnam'da cezaevlerinde 1975-77 yılları arasında 8 bin kişilik yere 40.000 kişinin konulduğunu, mahkumların açlıktan, havasızlıktan, işkence nedeniyle öldüklerini ya da intihar ettiklerini…
Almanya'nın en ünlü Darwinisti ve en fanatik öjeni (insan ırklarının ıslahı için sakat ve hastaların dışlanması) taraftarı olan zoolog Ernst Haeckel'in "sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesini" savunduğunu...

Faşist diktatör Mussolini'nin "Faşizm özgürlük değil, zalimin hakimiyetidir. Milletin güvencesi değil, özel çıkarların savunmasıdır" diyerek faşizmin zalimliğini itiraf ettiğini ve İtalya'da özel olarak kurdurduğu, "Temizleme Kampı"na 35 bin kişiyi kapattırdığını, bunlardan 18 bininin katledildiğini…
Faşist Franco'nun İspanya'yı çok büyük bir iç savaşa sürüklediğini ve günde ortalama 500 kişinin öldüğünü, şiddet olaylarının, vahşi katliamların, toplu işkencelerin ve insanlık dışı cinayetlerin ardı arkasının kesilmediğini, İspanya iç savaşının arkasında 600.000 ölü bıraktığını…

Faşist diktatörlerin ülkelerini bir deneme alanı olarak kullandıklarını, örneğin İspanya'nın faşist diktatörü Franco'nun Hitler'e bir kasaba (Guernica) hediye ettiğini, bu kasabanın 5 Mayıs 1937 sabahı, dev Nazi bombardıman uçaklarıyla yerle bir edildiğini…

Darwinist-faşist Mussolini'nin "Kara Gömlekliler" adını verdiği, her türlü şiddet ve zorbalık eylemlerini gerçekleştiren yarı askeri birlikler oluşturduğunu, Kara Gömlekliler vasıtasıyla sadece kendi ülkesinde değil, diğer ülkelerde de şiddet ve baskı uyguladığını, örneğin 1935 yılında Etiyopya'yı işgal ederek 1941 yılına kadar 15 bin insanı katlettirdiğini…

Mussolini'nin Etiyopya işgalini, Darwinizm'in ırkçı görüşleriyle destekleyerek makul göstermeye çalıştığını, Etiyopyalıların siyah ırktan oldukları için aşağı olduklarını düşündüğünü ve bu nedenle İtalyanlar gibi üstün bir ırk tarafından yönetilmenin onlar için bir şeref olduğunu söylediğini….

II. Dünya Savaşı'nı ateşleyenlerin, Almanların, Almanya sınırlarının çok daha ötesine taşan bir "hayat sahası"na ihtiyaç duyduğunu iddia eden Naziler olduğunu ve hem Almanlara hem de diğer milletlere büyük felaketler getiren, toplam 55 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bu cinnetin, faşizmin 20. yüzyıla attığı en kanlı imza olduğunu…

Üçüncü Dünya faşistlerinin de, Nazi katliamlarını andıran vahşetler uyguladıklarını, örneğin 1973 yılında darbe ile başa geçen Şili diktatörü Pinochet'nin cuntasının ilk yılında binlerce kişinin öldürüldüğünü, 9 milyonluk Şili'de yaklaşık 90 bin kişinin tutuklandığını…Arjantin'deki faşist cunta rejimi döneminde iki binden fazla siyasi tutuklunun uçaklara bindirilip Arjantin açıklarında binlerce metre yüksekten denize atıldıklarını, doğum sancısı çeken kadınların denize atılmasından, insanların cinsel organlarını ısırmak için özel olarak yetiştirilen köpeklere kadar pek çok vahşi yöntemin uygulandığını…
Guatemala'da faşist vahşetlerin yaşandığını, buradaki faşistlerin hedeflerinin asıl olarak din adamları olduğunu, 1966 ve 1968 tarihleri arasında aralarında çok sayıda din adamının da yer aldığı 8 bin Guatemalalı'nın "ölüm mangaları" tarafından infaz edildiğini, 1972'de bu ölüm mangalarının kurbanlarının sayısının 12 bine, dört yıl sonra da 20 bine çıktığını…

Ortadoğu'nun faşist diktatörlerinden Saddam Hüseyin'in, İran'a başlattığı savaşın sonunda 17 milyon nüfuslu Irak'tan 1 milyon kişinin öldüğünü veya yaralandığını, halkın 1 milyonunun da ülkeyi politik ve ekonomik sebeplerle terk ettiklerini…

Saddam'ın 1988 yılında Halepçe'deki sivil Kürt yerleşimcilere sinir gazı kullandığını ve birçok masum insanın, bebek, yaşlı, kadın, erkek ayırmaksızın can çekişerek ölümlerine sebep olduğunu, bu katliamda 5.000 Kürt'ün öldüğünü ve birkaç bininin de ülkede yapılan benzer saldırılarda kaybolduğunu…
Komünistlerin din karşıtı uygulamaların en şiddetlilerinden birinin Arnavutluk'ta yaşandığını, Arnavutluk'un komünist lideri ve dinsizliği ile tanınan Enver Hoca'nın 1967'de Arnavutluk'u dünyanın ilk dinsiz ülkesi ilan ettiğini ve Arnavutluk'ta komünist yönetimin başa geçmesinden sonra 1948 yılında iki piskoposun 5000 din adamı ile birlikte kurşuna dizildiğini, 327'si Katolik mabet olmak üzere, toplam 2 bin 169 cami ve kilisenin kapatıldığını…

Kırım Türkleri, Orta Asya Türkleri, Kazaklar gibi Rus olmayan halkların Sovyet rejiminin terörüne maruz kaldıklarını, sadece 1920 yılının Ekim ayında 6000'den fazla kişinin ölüme mahkum edildiğini ve bu kararların hemen infaz edildiğini…

Komünizmin kanlı bilançosunun: SSCB 20 milyon ölü, Çin 65 milyon ölü, Vietnam 1 milyon ölü, Kuzey Kore 2 milyon ölü, Kamboçya 2 milyon ölü, Doğu Avrupa 1 milyon ölü, Latin Amerika 150 bin ölü, Afrika 1.7 milyon ölü, Afganistan 1.5 milyon ölü olmak üzere, toplam ölü sayısının 100 milyona yaklaştığını..…biliyor musunuz?